Erzurum’a vardım
Terörün azılı olduğu dönemde Muş’ta görev yapan ve orada öğretmenevi baskınında kurşunlar arasından sıyrılmayı başaran kardeşim, Bayburt’ta görevine devam ediyor. İkinci oğlu oldu, Yunus Emre’nin ardından tam 5 kilo doğmuş Bedirhan’ı ziyarete gittik. Lüleburgaz’daki kardeşim tatilini bahane edip, sebep oldu. Anne ve babam ve kızımla 3 gun 2 gece bir kısa gezimiz oldu.
Geçen yıl gittiğimizde gerçekten yararını gördüğümü sandığım çamur kaplıcası diyede adlandırılan Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Köprüköy beldesi’ndeki “Deliçermik” adıyla anılan Çamurkaplıcası, gerçekten görülmeye değer bir yer. Çamurun insanı nasıl tanınmaz hale getirdiğini de görebiliyor ve kendinize bakmayıp, başkalarına rahatlıkla gülebiliyorsunuz!
Aslında ücret denen bir şey yok gibi, saat sınırı olmaksızın kişi başına 2 milyon lira veriyorsunuz. Ülkenin farklı yörelerinden gelmiş yatalak hastalara rastlıyorsunuz ama Erzurum’dan sırf kükürtlü soğuk suda aslında “havuz sefası” yapmak için gelen gençleri de görüyorsunuz. Önce çamurhavuzuna dalıp bir güzel çamur olduktan sonra o çamurun kuruması için güneşleniyorsunuz ve vucudunuz geriliyor. Tekrar suya giriyor ve havuza atlıyorsunuz. Bu seansa dayanabildiğiniz kadar devam edebiliyorsunuz. Dayanabildiğiniz kadar diyorum çünkü, çamurun üzerinizdeki etkisi sizi gerçekten yorabiliyor. Bunu zaten gece boyuda hissediyorsunuz. Aslında siz hissetmiyorsunuz da vucudunuzun her taraftan iğnelenmesi bunu size anlatıyor.
Her türlü ağrılı hastalıklar (iltihaplı romatizma hariç) için öneriliyor bu çamur banyosu.Oradan şifa arayanlara sorduğunuzda yararını görmedim diyene rastlamıyor aksine, şifasını kendinde bulan ve yakınlarında görenlerin bitmek tükenmek bilmeyen hikayelerinide dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Tamam yeter deseniz bile durmuyor, yatalak olarak buraya gelip 7 günde 21 kür yaparak buradan yürüyerek gidenlerin bu çamur kaplıcasının ne kadar etkili olduğuna inanıyorsunuz.
Erzurum’un sıra sıra dağlarının çift şeritli karayolu ile örüldüğünü görmek insanı mutlu ediyor. Yol boyunca ot yığınlarının, buğday saplarının tarlalarda bırakılmış olmasından besiciler açısından bereketli bir yıl olacağını dinliyorsunuz. Yol kenarlarında köylülerin ürünlerini pazarlayışına tanık oluyorsunuz. Genellikle salatalık , tazefasulye , patates taze soğan ve marul gibi sebzeler, pazardaki fiyatların çok altında satılıyor.
Köprüköy’de geçen yıl sadece 2 dükkan görmişken şimdi hem daha kalabalık ve çok sayıda dükkanın açık olduğunu gözlüyor ve piyasanın sanki daha fazla kıpuırdadığını düşünüyorsunuz. Karayollarında geçen yıldan daha rahat bir seyir yaparken, bölgede bir hayli gelişmenin olduğunu araç sayısı açısından da görebiliyorsunuz.
“Olumsuzluklar yok mu?” Diyebilirsiniz. Var elbette ama nerede olursa olsun aslında hep bardağın dolu tarafına bakmayı adet edinmişimdir. Varolanla kanaat etmeyi ve olumsuzluklardan etkilenmemeyi baştan kabul etmişim. Bu her dönemde böyle olmuştur. Sorunların aşılmak için varolduğunu da biliyorum ama şimdi kalkıp Bayburt’un il olmadan önceki esnaf anlayışı ile il olduktan sonraki esnaflık anlayışının ne kadar da değiştiğini anlatsam ne faydası var? İl olunmadan önce daha insancıl olan esnafın şimdilerde daha dik kafalı ve “ne dersem odur” mantığını müşteriye dayattığını söylesem ne farkeder ki? Ahilik kültürünün yeni kuşaklara yeterince aktarılamadığını bunu ülkemizin her yanındaki sorun olduğunu bilmeyen mi var? Ama Erzurum’da durum aynı değil mesela, orada daha hoşgörülü bir esnaf varken, yolların güzelliğine yakışmayan sürücülere çok sık rastlıyabiliyorsunuz mesela.Sadece yolların güzelliği yetmiyor yani, sürücünün kuralları ve geçiş üstünlük haklarını yaya yol haklarını ve yolda geçiş haklarını da iyi bilmesi gerekiyor.Bu durum, Bayburt’tada Erzurum’da da pek değişmiyor anlayacağınız.Eh AB yolunda yapmamız gereken bir hayli ödevimiz var. Zamanla bunlarıda aşacağız elbette. Kalın sağlıcakla.

