babacanasına sohbet


Babacanasına  sohbet

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 1 Şubat
2010

 

Daha önce babalık
tecrübemiz olmadığı için olacak, çocukların her hareketini her
davranışını sorgular hale geldik. Televizyonlar, gazeteler,
internette haber siteleri, kaybolan çocuklar, kaçırılan
çocuklar, çocuklara karşı sanki anne ve babaların sorumluluk
duymadıkları gibi bir hava esmesi, ister istemez bu konuya
değinmeyi gerektirdi.

 

Oğluma sık sık “oğlum, ben
daha önce babalık yapmadığım için bende babalıkta acemiyimdir.
Evet babalar gördüm ama ben baba olmayınca, babanın ne olduğunu
sende tecrübe ediyorum” diyorum. Zaman zaman da “yetmiş yaşına
da gitsem, sen benim babam olamayacağına göre ben seni istediğim
gibi nazlatırım. Sıkıysa karşı gel” diyorum. “Dittitlerini,
şakşaklarını, dattatlarını, bipbiplerini” diye artık
klasikleşmiş nazlatmamı sürdürüyorum. Bir gün döndü bana, “uffff
baba ya” dedi. Belli ki bu nazlatma mantığından sıkılmış ve
artık büyüdüğünü anlatmak istiyor. Ben ısrarla bunu
sürdürüyorum. Hem ona , “ben doksan yaşımada gitsem, sen altmış
yaşına da gitsen sen benim oğlumsun, bunu değiştirebilir misin?”
Üstelik zaman zaman arkadaşlarıyla gezmek için izin istediğinde
de  ona, “sen benim babam olsan, bana izin verir miydin?” diye
sorar, fikrini alır ve öyle izin veririm.

 

Kızıyor, babaannesi ona,
“babanı benim için öp” diyor telefonda, “babanla güreş, benim
için sarıl ona da yık onu” diyor. bizim ki “tamam babaanne,
yaparım” diyor ama yapmıyor. Sonra ben hatırlattığımda da
“nerden aklına geldi” diyor ve gülüyor. Çocuklar, babalarının
her zaman “ciddi” birer tip olduklarını sanır, ve onlarla
“özel”lerini paylaşmazlar genelde. Bir keresinde, internette
kimlerle yazışıyor diye bakmak isteyince itirazla karşılaştım,
“baba, özelime fazla girme” gibi uyarıda aldım. MSN denilen
arkadaşlarla yazışma, konuşma sisteminden uzak tutuluyoruz. Bu
ne kadar “özel”dir, bunun sınırının hala farkında değil yeni
nesil.

 

Bilgisayarla arası açık
anne ve babalarla karşılaştığımda mutlaka çocuklarıyla internete
zaman ayırmalarını ve çocuklarıyla orada birlikte bulunmalarını
söylerim. Çocuğun büyüklüğüne küçüklüğüne bakmaksızın, güya
ondan “öğreniyormuş” gibi yararlanmalarını ısrarla istiyorum.
Benim kuşak, bilgisayarın adından ürkmüş kuşaktır. Sanılıyor ki,
bilgisayarı sadece yeni nesil kullanabilir ve bu aygıt, bu yeni
ve anlayamadığımız nesil için üretilmiştir. Oysa, güya
bilgisayar kullanmak öylesine bilgi istiyor ki, anne ve baba
kendini güya bilgisayarın hakim olduğu sahada yetersiz sanıyor
ve buna teslim oluyor.

 

Samimi arkadaşımla
oturuyoruz. O sırada bizimki geliyor, oğlum yani uzaktan selam
veriyor ve geçiyor. Gün ikindi vakti. “yeni kalkmış” diyorum
arkadaşıma, “dün akşam arkadaşındaydı” diyorum. Fatih, “ne
arkadaşı, nasıl izin verirsin, akşam ezanı okununca çocuk
dediğin evinde olacak, yok öyle yağma. Hangi devirdeyiz” gibi
ifadelerle beni tepelemeye başladı. Yanımızda bir başka arkadaş
daha var. O da benim tepkimi bekliyor, ne diyeceğimi merak eder
gibi bir hali var, bunu belli ediyor. “neden, arkadaşına
gitmesin mi?” diyorum Fatih’e. “Gitmesin” diyor. Fatih’te 16
yaşında bir oğlu olan baba. Bir de kızı var 14 yaşında. “Peki
ama sen oğlunu İstanbul’a göndermişsin” diyorum, “ama annemle”
diyor. koruyucu, kollamacı bir hali var. Kaygılı. Yetişme tarzı
belki, o babalığı öyle yapıyor. Babalık algısı, babasından
gördüğü ile ilişkili belli ki ama ben kendime bakıyorum. Ve
Fatih’e, “ben kendime reva görmediğimi başkasına nasıl  reva
görürüm ki?” diyorum. Yani ben bir arkadaşıma gitmek istediğimde
babam bana izin vermezse de giderim. Bunu babam bildiği için
bana “gitme” diyemez! Bende oğluma öyle sınırlar koyma hakkım
olmadığına inanırım. Gitmelidir arkadaşına, arkadaşı da
gelmelidir. Çocuklara “çocuk” diye bakamayız, onlara önce
“insan” diyebilmeliyiz.

 

Sohbet uzayınca kendisinin
babasının ne kadar dinlediğini soruyorum mesela, “ben dinlerdim
babamın lafını” diyor. ama ben aynı şeyi söyleyemiyorum.  Ben
bir şey istediysem babamın buna izin verip vermemesini pek
dikkate almadan hareket ettiğimi, şimdi oğlumdan da böyle bir
özellikle “laf dinleme” gibi bir beklentim olmadığını
söylüyorum. “hatalısın” diyor. “öyle babalık mı olur?” diyor.
“ben bileceğim her şeyini, iğneden ipliğe hem de” diyor.
“babalık, babadan görülenleri uygulamak mıdır” diye soruyorum
Fatih’e, “tabi, babam bana ne yapmışsa bende çocuğuma onu
yapıyorum, nasıl kontrol edeceğiz ki başka?” diyor.

 

Burçlarımız aynı olsa da
“babalık” algılayışımız farklı belliki Fatih’le, onu yetişme
tarzımıza ve çevremize bağlıyorum.  Yoksa babalık, babaların
tecrübesini evlatlara aktarmaksa o basit ve kolay olan bir yol
değil mi? Ama devir değişmiş, hiçbir şey eskisi gibi değil ki?
Öyle olsa, tamam bizde “beleşten babalık” yaparız, çalma,
çırpma, babalardan kalma yöntemlerle oh ne güzel hayat der
geçeriz ama devir o devirler değil. Dünya değişiyor, ülke
değişiyor, nesil değişiyor. Ha “parmak kadar çocuk mu bana
uyacak ben mi ona uyacağım?” gibi saplantılar da var ama aslında
hepimiz, devire ayak uyduracağız. Yoksa bu çocukları anlamakta
elbette güçlük çekeriz. Hep değişen onlar olmamalı, bizim
kendimizi onlara uyarlamamız gerekiyor.

 

Tamam bu ülkede “baba”lar
yorgun, ama hayat akışını olanca hızıyla sürdürüyor. Evlatlar
büyüyor, babaların hiç babalık tecrübeleri olmadığı halde onlara
babalık yapmaya çalışıyorlar. Belki çocuklar, babaların aslında
“baba”lıklarını, kendileri üzerinden ilk kez tecrübe
edindiklerini çocuklarına aktarırlarsa, belki o çocukların
fikirleri ile sorumlulukları daha da hafifler ve rahat olurlar
kim bilir? Çocukların gözünde “baba”lar hep büyüktür tamam da
ama devir öyle bir devir ki, artık babalığı da çocuklarla tıpkı
çocukluk paylaşımı gibi yürütme gereği var. Çocuğuyla çocuk
olamayan babalar sıkıntı çeker bu devirde.

 

Ağabeyime soruyorum,
oğluyla kavga ediyor mu diye, bana “ben manyak mıyım niye kavga
edeyim” diyor. ama o zaman diyorum sen “babamla kavga ediyordun
ya” yok diyor, “benim babamla aykırı düşüncelerim olabilir, ama
kavga etmem”diye ekliyor. Ben oğluma soruyorum, “babalığımdan
memnun musun?” diye, o bana “Allaha şükür” diyor. bir de elinin
başparmağını kaldırıyor, hani şu pilotların “tamamdır” işaretini
yapıyor. Ama ben babama bir türlü bunu anlatamıyorum işte.
Babam, yapması gerekenleri bir kenara bırakmış, bana kulak
asmıyor ve benim önerilerime hiç kulak vermiyor. Anlatmak
istediğim de bu zaten. “baba”nın “babalık” vasfını kullanarak,
bizdeki asker tahakkümü gibi hayatımızı hep “kendi” duygu ve
düşüncelerinde yönlendirme gayreti, bizi  gerçekte “biz” etmeye
yetmiyor!

 

Keşke tüm babalar,
çocukları ile iletişimi her ne anlamda olursa olsun dürüstçe
paylaşabilseler, ama aramızdaki bazı babalar çocuklarına hala
babalarından gördükleri “babalık”la davranıyorlar. Bu kötü. Ben
babamı çok severim ama babam da olsa yanlış yaptığında karşısına
dikilirim, “sen haksızsın” derim. Babam da bu huyuma kızar
benim, zaman zaman da evlatlıktan reddeder ama ben gönlünü alır,
yinede evlatlığımı sürdürürüm. Babamdır diye yanlış yaptığında
ona iltimas geçmem, benim de oğlumdan aynısını beklemek hakkım
var diye bilirim. Öyle “babadır, her yaptığı doğrudur” mantığına
itirazım var yani. Babalar da yanlış yapar ama evlatlar, o
yanlışlarında babalara yardımcı olur diye biliyorum. Ha bunu
kabullenen babalar vardır, kabullenmeyen babalar vardır. Ben
kabullenen babalardan olmayı yeğlerim. Kalın sağlıcakla.

 

Not: Bu yazı aynı zaman da


www.karadenizolay.com

,


www.karadenizolay.net

,


www.kuzeyhaber.com

,

www.24haber.net

ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.(mka) 

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. Henüz geridönüş yok.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.