M. Kemal AYÇİÇEK – 3 Ağustos 2009
Ağabeyimle tartıştık, o devlet memuru, artık emeklilik konumunu düşünmeye başlamış. Öyle sıradan devlet memurlarından değil, her iktidarın “adam”ı olan tiplerden değil ama onunla da tüm iktidar dönemlerinde uğraşıldı. Verdiği mücadeleyi yakından bilenlerdenim. Benim de verdiğim mücadeleyi, iyiden iyiye o da biliyor çünkü onunla paylaşımlarımızda birbirmize söylemediğimiz hiçbir şey yok. Aynı kuşak sayılıyoruz, bir çok kez uyarılarını dikkate almamış olsaydım, ömrüm cezaevlerinde geçerdi belki de..
Belki sizler, siyasal gündemlerden izliyorsunuzdur, güya ülkedeki “Demokrasi” tartışmalarını ama asıl tartışmayı biz, kendi ailemizde veriyoruz. Her telden çalan kardeşlerimiz var, her ikimizin çatıştığı veya zaman zaman kardeşlerimizle kuşak çatışmasına bile varan tartışmalarımız, aile içinde gerginliklere de yol açmıyor değil. Ama, salt Devlet memurluğu tecrübeleri ve bürokrasiyi ısrarla savunanlarımızdan tam demokrasiyi savunanımıza dek hatta demokrasi dışı yönetim şeklini ısrarla savunan büyüklerimizle de verdiğimiz mücadele, aslında ülkemizdeki genel durumu yansıtıyor zaten.
Mesela, gazetecinin normal insanlardan hayatı bir gün öncesinden izliyor olmasına temelde itiraz ediyor ağabeyim, “olsun, normal insanlarda gazeteci gibi gündemi izleyebiliyor ve her şeyin farkındadır, bunun artı bir zekayı gerektirmesi gerekmez” derken, o bir gün öncesinden normal yaşamı izleyen gazetecinin yazdıklarını, kendisinin bir gün sonra gazetelerde okuyor olmasına kafa yormuyor bile. “o, onların mesleğidir, tabiki yorumlarına ben bakarım”diyor ve gazetelerden gıda aldığını da gizlemiyor ama gazetecilerin, normal bir insandan olayları bir gün önce yaşamışlığına pek saygı göstermiyor.
Yönetmelikler neyi emrediyorsa onları harfiyyen uygulayan ve yönetmelik dışına çıkıldığında da buna fena halde içerleyen bir memuriyet düşüncesi ağabeyimin ki, ve bu konumundan da asla taviz vermiyor. Yeni nesil memur tiplerimiz de var aile içinde, onlara kalsa herşey güllük gülistanlık, devetin işini, milletin derdini “bizler mi çözeceğiz” havasındalar. “al maaşı, salla başı” modundalar. Onlar, için “özgürlük” te o kadar önemli değil, devlet maaşını verdiği müddetçe de başka alanlarda pek bir fikir üretmenin derdin de değiller. Varsa tatilleri, “o tatili en güzel nasıl değerlendiririz”in, onlar için daha önemli olduğuna inanlardanlar. Öyle “kürt açılımı”ymış, “demokrasi paketiymiş”, “YAŞ, toplantılarıymış” umurlarında değil. Hatta sanat tarihçisi kardeşimin Hasankeyf gibi hiçbir derdi de yok!
Bu ülkede herkes kendince algıladı “Demokrasi”deyimini de, tıpkı “laik”likte olduğu gibi, neyin doğru olması önemli değildi, hep nerde durduğunla alakalı argümanlar önemli oldu bizim için. Askerlerin, üniformalarıyla sokaklarda yürümesini normal karşıladılar birer zabıta memurlarıymış gibi. Belki askerlerin zabıta memurlarına özentisiydi, üniformayla halk arasında geziyor olmaları. Ben bunu öğrencilik yıllarında Ankara’da, Kızılay’daki Set cafeterya’ya askeri üniformalarıyla askeri lise öğrencilerinin akın etmelerinden beri düşünüyorum oysa. Güya kızlar, üniforma hastasıydı da onlarda çarşı izinlerine o üniformalarıyla özellikle çıkarlardı. Ama sadece, askeri lise öğrencileri veya akademi öğrencileri değil ki o zamanlar erler bile çarşı iznine çıkarken özel “çarşı formaları” ile çıkıyorlardı. Şimdilerde askerler artık sivil kıyafetlerle çarşı iznine çıkabilirken, Ama askeri üniformalarıyla halk arasına karışan askerler var.
Normal Demokrasilerde askerler, siviller arasına üniformalarıyla mı çıkıyor yoksa normal sivil elbiselerle mi çıkıyor? Üniformalar, ister istemez size bir sivil rahatlığı vermez, hangi üniforma olursa olsun, buna zabıta memurları da dahildir ama zaten zabıta memurlarının görevi, çarşının içindedir ve onun görev sahasında üniformalı elbiselerle dolaşması veya polisin resmi kıyafeti ile dolaşması anlaşılabilir de jandarma dışındaki askerin kışlası dışındaki üniformalı yaşamı için aynı şey düşünülmeyebilir. Devlet memurlarının kıravatla görev yapmasını “ancak iki yakamız böyle bir araya geliyor” diye ifade etmelerini anlarım da askerin üniformayla çarşıda gezinmesini anlayamam. Askerin üniforması, görev yaptığı kışladakileri ilgilendirir, sivillerin o üniformalı insanı sokakta görmesi ve “vay be, ne askerimiz varmış” demesine gerek yoktur herhalde öyle değil mi?
Jandarmanın görev alanıdır, kırsal alanda onların üniformalı kıyafetlerini de anlarız ama savaş uşaklarının kalkıpta Giresun’un, Trabzon’un, Rize’nin üzerinden alçaktan uçuş yaparak, halkın gökyüzüne bakmasına bir anlam veremem. Asayışın berkemal olduğu yerlerde asayışı anımsatacak hiçbir hareket, sivil olamaz ve de insanı görülemez diye düşünürüm. Günün her hangi bir saatinde savaş uçaklarının şehrin üzerinde alçak uçuş yaparak, halka, halkın kundaktaki bebeklerini irkiltmesine bir haklı “Demokratik” gerekçe olamaz herhalde ve bunun görev ve sorumluluk kavramı ile de izahını, makul bir mantik da kendine yediremez. Zabıta kuvvetlerinin seyyar satıcılara müdahaleden ince anons yapmalarıyla, savaş uçaklarının kentler üzerindeki alçak uçuşları da aynı kefede değerlendirilemez sanırım.
Bu ülkede asker kadar normal sivil vatandaşında “sivil olma ve özgür” olma hakkını en az askerin, askerliğinin hazzını yaşadığı kadar hazzetme hakkı vardır. Bu topluma, o haz verilinceye kadar da Demokrasi de daha almamız gereken bir yığın yol olduğunun elbette farkındayız. Ülkenin gündemini salt, Kürt sorununa endekslemeden bir bütünlük içinde ve elbirliği ile “Daha fazla demokrasi” talebinde ısrarcı olmamız, ülkemizin geleceği açısından daha yararlı olacaktır. Yani ülkemizde salt bir kürt sorunu yoktur, hala demokrasi de zaaflar varken önceliklerin sıralanmasında da yanlış yapılmamalıdır diye düşünürüm sadece. Kalın sağlıcakla.
Not: bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

