Gasteci Weblog'a hoşgeldiniz

Haziran 25, 2009

Journalists, officer, organic, travel, newspapers, news, photo, natural, landscape, mountains, plateaus, plains, hiking, vacation, current, history, culture, skiing, river, rivers, streams, spa, swimming, plateaus, plains, meadows, grass, snow, nuts, tea, corn, cucumber, garden, city, city, beauty, beach, forest, gren, Black Sea, the event, karadenizolay, Trabzon, Artvin, doğukaradeniz, rize, Ayder, Giresun, Ordu, Samsun, Bayburt, Gumushane, Dedekorkut, with, arakli, fish, sheep, cattle, food, coffee, chat, games, life, people, communities, animals, sky, mountains, plateaus, tents, camping, hotels, motels, health, life, friend, friend, lover, come, go, live, natural, water, Kaçkar, Summit, zilfo, salmankas, tearing, pain, van, mosques, churches, monasteries, fountains, roads, nature, vauk, Nimrod, picnic,lake,barbecue,turkey,black sea region, interesting,film,video

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 10:46 am
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış
widget

Haziran 17, 2009

“Annenize talibiz” !

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 7:00 pm

M. Kemal AYÇİÇEK – 15 Haziran 2009

 Ünlü komedyen, sanatçı, yeni kuşak güldürü ustası Cem Yılmaz, Can Dündar’ın NTV’deki sezon finali “Neden” proğramının konuğuydu. Karadeniz Bölgesi’nde bir defa turneye çıktığını ve bir daha da bu bölgeye turneye çıkma gereği duymadığını anlatıyor ve diyor ki, “Baktım ki bana gerek yokmuş, onlar zaten kendilerine yetiyormuş, bunu gördüm, bana gerek kalmadı bile”

 

Arkadaşımın biri anlatıyor. Sürmene’de 76 yaşındaki bir adamcağızın eşi vefat etmiş, aradan bir süre geçmiş ve bu adamcağız sızlanmaya başlamış. Çocuklarına, “oğlum, benim evlenmem lazım. Hem sizi rahatsız etmem hem de bana bir hayat arkadaşı olur, ne yapın edin beni evlendirin” demiş. Çocukları adamcağızın bu talebini kendi aralarında konuşmuşlar ve babalarının bu isteğini yerine getirmek içinde eş, dost bildikleri yakınlarına durumu aktarmışlar. Halis muhlis bir arkadaşları, kardeşlerin birine , “bir dul hanım var, tam size göre. İyi bir insan. Soylu üstelik, eşini kaybetmiş. Tam babanıza göre” tamam demişler. Sevinmişler, durumu babalarına açmışlar, baba “olur” vermiş ve adamdan dul hanımın adresini almışlar.

 

Adres dediysem öyle cadde, sokak, apartman numarası filan değil tabi. Köy burası ve köyün belli bir mahallesindeki sağdan ikinci ev gibi verilmiş adres. Babalarını evlendirmek isteyen aile, dünür olmak için yola koyulmuş ve verilen adresteki eve varmışlar. Selam kelamdan sonra adam bunları evlerine davet etmiş, girmiş oturmuş, çay içmişler, ordan buradan sohbet etmişler ve artık sıra o evin dul annesini istemeye sözü getirmişler. Bunları ağırlayan evin büyük oğluna , “Allahın emri peygamberin kavliyle anneni, babamıza istemeye geldik. Babamızın durumu bu, istiyor ki bir can yoldaşım olsun. Biz de aradık, sorduk soruşturduk annenizin çok kıymetli bir insan olduğunu duyduk, bize çok met ettiler, annenize talibiz. Eğer siz de uygun görürseniz annenizi babamıza istiyoruz” derler.

 

Misafirlerini ağırlayan evin büyük oğlu gayet sakin ve de biraz da düşünceli, ama bir yanlışlık olduğunun farkında olarak  “olur” cevabını verir, hiç bozuntuya vermeden ve hemen ardından derki; “Babam şuanda Erzurum’da bir iş seyahatinde, birkaç güne döner. Ona bir soralım da size kararımızı öyle söyleriz”. Bizimkiler, meğer adresi yanlış almış, ya da adresi şaşırmış, dul hanımın evi yerine komşularının evine misafir olmuşlar. Sonrasında diğer eve gidip gitmediklerinden haberimiz yok tabi. Hayat, biraz yanlış anlamalarla, biraz belki karıştırmalarla bu bölgede hep “fıkra” tadında sürer gider.

 

Gider de şimdi bu bölgede de bir takım taleplerden söz edilmeye başlandı. Hani Kürtçe televizyon yayına başladı ya, güya bizim bölgemiz de de Laz’larımızda kendi dillerinde bir yayın talebine hazırlanıyorlarmış. Hatta bazıları bunu ciddi ciddi kafaya da koymuş, hatta bazıları da resmen talepte bulunmak için harekete de geçmişler. Bizim amcaoğullarına “silimanlar” denir, onlara gittiğinizde sizin anlamadığınız bir dil kullanırlar. Aynı akrabayız oysa ama biz onların kendi aralarındaki konuşmalarını anlamayız. Onlar kendilerince bir dil geliştirmişlerdir, aile içinde ve bunu hala da kullanırlar. Bu ne Lazcadır, ne Rumcadır, ne Türkçedir, ne Arapça, ne İngilizce. Şimdi kalksın, “silimanlar” da kendi dillerince bir TRT yayını talep etsinler mi?

 

Eğer, insan haklarından yola koyularak bunu konuşacaksak, öyle ya farklı bir dil olduğuna göre bizim silimanlar’ın da TRT’den kendi dillerinde yayın talep etme haklarına saygılı olmak zorundayız ama nedir o kullandıkları dil, biz bunu bir hayli zaman sonra anladık. Meğer, bizimkilerin dili, aslında Türkçe ama Türkçeyi tersinden konuşmak. Mustafa yerine afatsum diyorlar. Ama cümleleri çok akıcı bir şekilde karşılıklı konuşunca sizde bir şey anlamıyorsunuz ama onlar kendi aralarında rahatlıkla anlaşabiliyorlar. Buyurun size bir yeni dil daha. Bir gün yanımda telefonla konuşan biri, öylesine güzel konuşuyor ki ama ben anlamıyorum. Lazcayı biliyorum ama o Lazcada konuşmuyor. Bu farklı biri. Konuşması bitti, dayanamadım sordum, “hangi dilde konuşuyordun” dedim. “Hemşin’ce” dedi. Biz güya bu bölgenin çocuğuyuz ama Laz’canın dışında bir de “Hemşin”ce dilimiz var. Çok hoştu ama dedim ki bu dili bana da öğreteceksin ha. Güldü tabi.

 

Üç yıl kadar önce Rize’nin Ayder yaylası’nda bir gece konakladığımız eski ahşap bir pansiyonda bir Tv ekibi vardı. İspanyol. Onlar, bölgedeki insanları araştırıyor ve bir belgesel çekimi yapıyorlardı. Onlarla tanışınca benimle de çekim yapmak istediler ve çekimi yaptık, ama onların İspanyol olmalarından yola çıkarak ben arka fonda Türk Bayrağı olsun istedim ve öyle de oldu. Çekimler bittikten sonra  bana “neden Türk bayrağı önünde konuştun” diye sordular, ben de özel bir anlamı olmadığını, kendilerinin İspanya’dan geldiklerini ve bu çekimi Türkiye’de yaptıklarını, o belgeseli seyredecek insanlara söylemek yerine göstermek için o tercihi yaptığımı söyledim, bunu biraz anlamlı buldulardı. O çekimlerde benim görüşlerimi yayınlayıp yayınlamadıklarını elbette bilmiyorum ama demek ki ta o zamandan birileri bir şeyleri kaşımanın peşindelermiş, şimdi bunu daha iyi anlıyoruz.

 

Laz, dilinin konuşulup konuşulmadığını, kendini bu bölgede nasıl hissedip hissetmediğini, bu farklı dillere nasıl bakıldığını sorguluyorlardı. Şimdi değil tabi bu Karadeniz sahil yolunun yapımı sırasında da bu bölgede bir şeyler oluyordu. Hala bu sahil yolunun “çevre katliamı” olduğundan söz edenler az değil, bakıyorsunuz adam hiç bu bölgeye de ayak basmamış ama uzaktan gazel okuyor. Sanki bu bölgenin gelişmesine saygılı gibi davranıp, senin benim aklımı çelmekle görevlendirilmişler gibi geliyor insana. Bu bölgenin insanı saf ya, onlar çok akıllılar ya, gaz vermek için ellerinden geleni yapıyorlar tabi. Bizim Lazlarımızı da aynı gaza getirme gayretlerindeler güya, akıllarınca bizi de ayıracaklar ya. Allah ne kadar akıl varsa hepsini onlara vermiş de bize de kırpıntısını bırakmış güya! Ama bilmiyorlar ki biz bu hayatı “fıkra” diye yaşıyoruz,oynuyoruz yani.. Kalın sağlıcakla..

 

Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com , www.24haber.net ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır

Foto Galeri

Mayıs 18, 2009

DP ve DSP Kongreleri

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 6:50 am

 M. Kemal AYÇİÇEK – 18 Mayıs 2009

 Hafta sonu iki önemli siyasi partinin büyük Olağanüstü  kongreleri vardı. Cumartesi günü AP ve DYP’nin devamı  DP’nin, Pazar günü de kısaca “Ecevit”in partisi olarak bilinen DSP’nin kongrelerinde genel başkanlar değişti. DP’de Hüsamettin Cindoruk, DSP’de de Masum Türker üç turlu seçimlerin sonuncu turlarında başkan seçildiler. Her iki parti ve partililere ve ülkemize bu yeni genel başkanlar hayırlı olsun. Umarım, ülkemizdeki “muhalefet boşluğu”na bir nebze de olsa merhem olurlar ve halkın arzu ve isteklerinin yerine getirilmesinde İktidarı doğruyu yapmaya yönlendirirler ve ülkemiz kazanır.

 

Fakat, ülkenin kazanabilmesi önce o sözünü ettiğimiz her iki siyasi partinin de gerçekten değiştirdiği genel başkanlarının o siyasi partilerin tabanınca “istenilen” isimler olup olmadığı konusundaki samimiyetine bir bakalım. Önce şunu ifade etmeliyim. Tüm siyasi partileri, benim partim olduğuna inanarak bakarım ve kongrelerini de genel başkanlarını da genellikle onların seçmeniymişim gibi dinlemeye çalışırım. Çünkü, tüm partiler, bu ülkedeki tüm insanları kendilerine oy vermeleri için kurulmuş kabul ederim. Başkaca amaçları da yoksa siyasi partilerin hedefi de iktidar olmak olduğuna göre kimseyi dışlayıcı bir mantaliteyle siyaset yapacaklarına inanmam.

 

DYP’nin de kurucu genel başkanı olan ve ardından bu partiden ayrılıp, 7 Ocak 1997′de sözde  RefahYol hükümeti’ne tepki olarak istifa eden bir grup DYP’li milletvekili ile iktidardaki DYP’yi bölmek için Demokrat Türkiye Partisi’ni kuran Hüsamettin Cindoruk, şimdi aynı partinin devamı olan DP’nin Genel Başkanı oldu. Seçildi demek çok zor çünkü, 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de açık desteği ile bir nevi emrivaki ile DP’nin başına getirildi. Nitekim aynı kongrede yarıştan üçüncü turda çekilen Süleyman Soylu’nun kongre konuşmasındaki hava,  yine Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi DYP’nin Genel başkanı Mehmet Ağar’ın psikolojisini yansıtıyordu. Dolayısıyla DP’deki dizayn, tabandan gelen değil tavandan dayatılan bir oluşumdur. Bunun da  hesabı yapanların, hesapları her neyse istedikleri doğrultuda yürüyemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

DSP’de de durum yine tabana dayalı değildir. DSP’nin kurucusu rahmetli Bülent Ecevit’in yasaklı olması nedeniyle eşi Rahşan Ecevit’ti. Ve Rahşan Ecevit’in destek verdiği aday Alemdar Yalçın’a sadece 20 oy verilmesi, bu partinin de “Ecevit”in partisi olma özelliğini kaybettiğini ortaya koymaya yetiyor. Ama Prof. Dr. Hikmet Sami Türk gibi bilge ve Ecevit’in “dürüstlük” imajının temsilcisi isimler sayesinde bundan sonra yoluna devam edebilecektir. Zeki Sezer ile Masum Türker arasında geçen Genel Başkanlık yarışını Masum Türker kazandı ve DSP’ye Genel başkan oldu. Şimdi bu her iki partinin de kongrelerinden tabanın istediği genel başkanların çıkmadığı ortaya çıkmıştır. Tabanın temsilinden yoksun Genel Başkanların bu partilerle Türkiye’deki muhalefet boşluğunu hakkıyla doldurabileceklerine de inanmak haliyle mümkün değildir. Demek ki, bu ülkede muhalefet boşluğu hala devam edebilecektir.

 

Çok deneyimli politikacıların ve hatta “duayen” denilen isimlerin de destekleriyle şekillenen DP ve DSP yönetimleri, eğer yeni kuşakla ki bu bilgi toplumu kuşağıdır, bunlara yönelik parti proğramları oluşturabilirlerse belki bir nebze “diri” kalabilirler ama seçilen liderlere bakılırsa bırakın bu kuşakla bağdaşmayı eski kuşakları bile bir araya getirebilecek bir sinerjiye sahip değillerdir. Günümüz kuşağı, eskisi gibi sadece laflara bakabilen ve laflarla karnının doyduğunu sanan kuşak değildir. Her türlü bilgi donanımının ellerinin altında olduğu ve de kolay kolay külyutar bir kuşak değildir. Sizin anlayacağınız, yüksek tepelerden biçilen rolleri bu kuşak, hiç de o rolleri biçenler gibi algılamaz ve de kabullenmez. Zannediliyor ki Türkiye hala 10 yıl önceki Türkiye ama değil işte. Onlar hala bunu algılayamamışlar. Ayrnı sorun CHP’nin başında bir beladır işte. CHP de bu kuşağı okuyamadığı ve anlayamadığı için zaten Ana muhalefette olmasına rağmen bir sinerji oluşturamamaktadır. Aynı tas ve aynı hamam mantığı ile DP ve DSP’de onlarca kez olağanüstü kongre yapsanız neye yarar ki?

 

Bugün beğenelim beğenmeyelim yinede iktidara karşı en güzel muhalefeti MHP ve lideri yapmaktadır. CHP bile muhalefet yaparken MHP’nin muhalefet tarzından kopyalarla işi götürme çabasındadır. O zaman yeni partilerin kurulması beklenebilir. Mesela AK Partiden yeni bir parti kurmak için ayrılan Abdüllatif Şener, hareketini hayata geçirebilir. Özellikle DP kongresinin sonucu bunu daha da açık hale getirmiştir ve de Şener’in hareketine adeta yeşil ışık olmuştur. Günümüz kuşağının dilini anlayamayan hiçbir siyasi partinin bundan sonra bu ülkede taban bulabilmesi çok zordur. Taşıma su ile değirmen döndürme gayretindeki insanların, öncelikle bu yeni kuşağı bir “adam” yerine koyması gerektiğini anlaması lazım. Yoksa ne yaparlarsa yapsınlar bu ülkede yol almaları mümkün değildir.Kalın sağlıcakla.

 Not: bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Mayıs 4, 2009

SP’de Numan Kurtulmuş ve AK Parti’de icraat kabinesi

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 7:21 am

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 4 Mayıs 2009

 

Başlığa koyduğum iki ayrı konunun normalde birbirleri ile uzak yakın bir alakası yok ama biraz derin düşünüldüğünde dileyen bir bağda kurabilir. Son yerel seçimlerde oy oranını artıran Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un henüz kamuoyuna yansımamış planından söz edeceğim. Tabi bunlar, biraz da gözleme dayalı algılamalar. Daha sonra da AK Parti’deki kabine revizyonunundan ne anladığımı ortaya koyacağım. Şu Dilber hala diyesi, “Beğenenler alsın, beğenmeyenler..” falan da demeyeceğim.

 

Necmettin Erbakan’ın İran gezisinden sonra Saadet partisi’nde farklı sesler yükseldi. Bunlar olağan şeyler. Türkiye eski Türkiye değil ve Erbakan’ın da Saadet Partisi’nin başında dünya gözüyle oğlu Fatih Erbakan’ı görmek istediği gün gibi ortada. Her ne kadar Saadet partisi’nin mevcut Genel başkanı Numan Kurtulmuş, “emanetçi genel başkan değilim” dese de partinin eski kurtlarının partiyi Numan Kurtulmuş’a bırakmayacağı da bir gerçek.Saadet’te Recai Kutan’ın Genel başkanlığına içten içe partinin alt kademelerinden yapılan baskılar sonucu istenen Numan kurtuluş, Genel Başkan oldu. Oldu ama kendisi dilediği ve istediği bir yönetim yerine Saadet’in o eski kurtlarının, ya da perde arkasındaki esas yöneticilerinin (Oğuzhan ASİLTÜRK, Şevket KAZAN, Bahri ZENGİN,   Cevat AYHAN,  Hasan AKSAY,  Lütfi DOĞAN,  Av. Yasin HATİPOĞLU,   Teoman Rıza GÜNERİ,  Temel KARAMOLLAOĞLU,  Süleyman Arif EMRE,  Ali GÜNERİ) de etkisinden partiyi kurtarmak isteyeceği ayrı bir gerçektir.

 

Bilgisayar kuşağının önceki dönemini çağrıştıran Saadet Partisi’nin egemen isimleri, elbette son yerel seçimlerde oy oranını yükselten Numan Kurtulmuş’a , “tamam  genel başkan aynen devam et” derlerse o zaman Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın Partide etkin bir görev alması ve muhtemel Genel Başkanlık yarışlarına girmesine razı olmuş olacakları anlamına gelecek. Ama Saadet Partisi’nde de Fatih Erbakan’ın Genel başkan adayı olarak Numan Kurtulmuş’un karşısına çıkması da “babadan oğla geçen monarşik “ sistemi çağrıştıracağı için, yeni nesil yani bilgisayar kuşağının buna tabi olarak itirazda bulunmasını karşılarına almış olacaklar ki, böyle bir görüntüde onlara hayır getirmeyecek. Onun için Saadet Partisi’nde böylesi bir ortamı oluşturmadan partideki hakimiyetlerini sürdürme çabası içinde olacaklar. Peki ama buna şimdiki Genel Başkan Numan Kurtulmuş, nereye kadar razı olacaktır?

 

Tabiî ki kongreye kadar. O kongre tarihi belki şimdi henüz belli değildir ama en kısa zamanda yapılacak bir kongre ile Saadet Partisi’nde işte bu “derin mücadele” bitirilecek. Saadet partisi’nin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, günümüz Dünya’sını, dünde olduğu gibi okumaya çalışıp, politika üreten değil bugünün reel politiğini doğru algılayıp, uygulamaya koyacak bir ekibini kurarak, o kongrede eskiye dair ne varsa, hepsinden helallık alıp tasfiye yoluna gidecek. Yani, duygusal anlamda Milli Nizam partisi ile başlayan ve MSP, Refah, Fazilet ve bugün Saadet Partisi adına gelen “Milli Görüş” geleneğini, tamamen Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN etkisinden kurtaracak yeni bir yapılanmaya gidecek. Saadet Partisi’nden önce bunu Fazilet Partisi’ndeki o “yenilikçi” denilen ama çok az farkla kongreyi “gelenekçi”lere karşı kaybeden bugünün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve şimdi çiçeği burnundaki Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Bülent Arınç yapacaklardı. Onlar bunu başaramadıkları için AK Parti’yi kurdu ve iktidar oldular. Onlara “gömlek değiştirdiler” denilen Saadet Partisi’nde bu kez Numan Kurtulmuş ve arkadaşları “gömlek değiştirmeden” işi sıkı tutarak, kongrede Saadet Partisi’nin yürüyüşünü sürdürmeye çalışacaklar. Başka türlü yapamıyorlar çünkü!

 

Gelelim yeni kabineye

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı yeni Ak Parti Hükümeti’nin yeni kabinesi, Türkiye’de konjoktürel zaman kaybını giderecek ve icraatların hızlanacağı bir yeni kabinedir ve tam da AK Parti’nin mayasını temsil etmektedir. Bu Kabine de eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın yer alması, bundan sonra yapılması gereken ama sadece sözü söylenip, yapılamayan değil artık hangi söz nerde verilmişse bunların tümünün gerçekleştirileceği anlamına gelmektedir. Daha önce “Anayasa değişecek” denmiş ve değiştirilememişse, işte bu şimdiki kabine de olmayacaktır. Bu Kabinede verilmiş her söz, icraata dönüştürülecek demektir.

Bülent Arınç’ın kabinede yer almış olmasının açıkça izahı budur. Çünkü, Bülent Arınç, AK Parti’nin “Parti” olmasının temel taşlarından biridir. Bunun temeli, 2001’deki Fazilet Partisi’nin kongresine dayanmaktadır. AK Parti’nin kuruluş gerekçesi, o Fazilet Partisi kongresinde Bülent Arınç’ın olağanüstü duygusal ve de kardeşane yaptığı konuşmanın neticesindedir. Ama orada oyuna getirilmiş olmaları, Konya grubunun prokovatif tavrı, AK Parti’nin kuruluşunu zazuret haline getirmişti. Ve bunu el ele vererek gerçekleştiren Parti’nin “derin abisi”dir Bülent Arınç. Onun için yeni kabine de bu  “derin abi”nin yer almış olması, AK Parti’nin son yıllarda bir takım “katagulleler” yoluyla engellenmiş icraatlarının da yeniden hayata geçirilmesinin garantisidir. Sizlerde izleyin bakın, hani ilk yıllarında toplumda heyecan yaratan icraatları ile halkla bütünleşen iktidar partisi, sanki son iki yıldan beri halkın dertleriyle uğraşmaktan çok kendi derdine düşmüş ve de kendi canını kurtarma çabalarına girdiği için kendilerinden beklenen icraatları da gerçekleştiremedi.  Onun için bu Hükümet, o kayıp yılların da telafisini yapacak bir kabine olarak açıklandı. Diğer bakanlıklardaki değişikliklerin bu bütünlük içinde anlatılacak çok da önemi yok bana göre. Kalın sağlıcakla

 

Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve Hizmet Gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

Foto Galeri

Aralık 16, 2008

CHP’nin “çarşaf” açılımı

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 11:06 am

 

 M. Kemal AYÇİÇEK – 15 Aralık 2008 

 Eğer samimiyse CHP, neden olmasın? Neden bu CHP’nin Çarşaf açılımı, Türkiye’nin ufkuna yeni bir yol daha açmasın, neden Avrupa Birliği normlarına daha da uygun kanaatlerin yaygınlaşması için bu açılım, o kesimde bir zihinsel dönüşümü sağlamasın? Deniz Baykal’ın yerel seçimlere giderken böyle bir açılımı, kendi yandaşlarına açıklamakta zorlanmasıdır asıl Türkiye’nin problemi işte..

 

Çarşafını babaannesinden, ninesinden, teyzesinden görüp bunu bir giyim tarzı olarak benimsemiş bu ülkenin insanına, yine bu ülkenin Antalya’sından tepkiler yağıyor. Olacak şey mi bu? CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’ın önünü kesip, ona adeta “nasıl yaparsın hesabı”nı soruyor güya seçmenleri ve Baykal’da, “kimsenin ne giyip giymeyeceğine biz karışamayız” diyor haklı olarak ve vatandaşı bu noktayı düşünmeye çağırıyor. Ve bunu yaparken bu bir değil iki değil aynı tepkinin ekranlara yansıyan kısmında iç kişinin aynı tarzdaki tepkisi dikkat çekiyor.

 

Bu ülkede başörtülü olunmadan önce çarşaflılar vardı, ona Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da “ehram” da deniyor. Hatta o çarşafın düz siyah renklisi değil de zebraların sırtlarındaki desen gibi desenlisi de desensiz dokuması da ve kumaş olanı da var. O dokumanın renkleri ve renk tonlarında giyilmesi de var. O örtüler, o bölgeler için tıpkı Trakya’da ve Ege’deki bayanların giydiği şalvarlar gibi geleneksel giysiler. Bu Karadeniz’de  yine Keşan olarak adlandırılarak, yine desen ve renk ve kalite farklılıkları taşıyor. Fildikoz mesela, annemlerin de kullandığı ve keşandaki sevilen bir modeldir. Renkleri daha sıcak ve iş açıcıdır. Şimdi bu Çarşaf’ın siyah oluşuna mı karşı çıkış vardır, o siyahın anlattığı karamsarlık ve renk yaygınlığına mı itiraz vardır, yoksa o çarşaf içindeki bireye mi karşı çıkış vardır, bunu tam anlayamadık? Salt, çarşaf’a itiraz var.

 

Kim yapıyor bunu, o çarşaflının yaptığı yemekleri köyünde yediğinde “mis” gibi diyerek, onun köy yerinde yaşamasının onun doğal ortamı olduğuna  inanan şehirli bayanlar! Gün görmüş, soysallık anlamında konken partilerinden haberdar olan, gençliklerinde mini etekle gezme cesaretini göstermiş, bu ülkenin aydın(!) kadınları öyle mi? O güngörmüş şehirli kadınların ellerinden gelse biraz daha ileriye gidip, çarşaflı kadına mini etek giydirip, sonra da mini eteği giyen çarşaflının yürüyüşünün hikayesini anlatacak beş çaylarında ve buna da katıla katıla gülecekler! Onlar, hayatlarını belki de  başkalarının yaşam şekilleriyle, kılık kıyafetleriyle hep dalga geçerek sürdürmüşlerdir kim bilir?

 

Normalde eğitimli insanların çarşaflıya ve çarşaflılara bakarken biraz da sosyolojik ve psikolojik bakması gerekir. Aydın insanların daha da farklı tabi. Ama kültürlü şehir kadınında değil o ters bakış, kendini nasıl olduğunu belki kendisinin de bilmediği o şehre atmış sonradan görme kadınlar bu çarşafa karı çıkanlar. Bakın yakından, gözlemleyin nitelikli hiçbir aydın kadın bu kara çarşafa karşı değil, biliyor ki biyolojik olarak çarşaf bir çok bayanın herhangi bir siyasal hareketle bağlantısız bir şekilde kullandığı giysidir. Ama ya o sonradan görme şehirli, o asıl karşı çıkandır. O da kendi alanında kendini görgülü ve kültürlü sayarak, güya aklı sıra “kara çarşaf” karşıtı olmakla bu ülkede  ve de CHP’de “asıl söz sahibi benim” havalarını atmaktadır. Yoksa kalkıp bir partinin genel başkanına öyle sokakta uluorta “sen yanlış yaptın” filan diyemez zaten, öyle bir hakkı da kendin de bulamaz kısaca.

 

 Bu ilk kez olmuyor ki, şapka devriminde nasıl sarıklara karşı çıkıldıysa o sarıklılar neslinin kökünü böylesine ucuz anlamsız ve de sığ karşıtlıklar yaratarak bugünlere kadar getiren de o “haso, memo” kültürü değil midir? Ne oldu, şimdi o şehirli kadınlar tıpkı kara çarşafa olduğu gibi şapkaya da karşı değiller midir yoksa? Zihniyet değişiminin uğramadığı yer, tamda CHP lideri Baykal’a sokak ortasında “yanlış yaptın çarşaf açılımıyla” diyen ve denilen yerdir. İşte bundan sonra CHP lideri, eğer gerçekten samimi bir içtenlikle bu açılımı yaptıysa o zaman işi gerçekten zor. Çünkü bu ülkede zihnini bir çok kez yenileyenler hep kadre uğrayan kesimler olmuştur.  Bunu hiç aklına bile getirmeyenler, kadre uğramamış ve şimdiye kadar el üstünde tutulmuş kesimdir.

 

Avrupa’da tutucu, gerici ve yobaz olanlar genelde hep sağ partilerdir. Bu ülkemiz de böyledir kısmen ama sol hep ön açıcı, hep aydınlanmada öncü olmuş siyasal hareketlerdi. Türkiye’de bunun tam aksi yaşanıyor. Sol diye bilinen CHP, kendini adeta bu kaprisli ve kendini beğenmiş,  partinin seçim zamanlarında da aslında  fazlaca da katkı sağlamayan kesimi, yönetiminde hep etkin olmuş ve partinin normal de olması gereken yelpazeye yayılmasının önünü kesmişlerdir. Baykal, bunu yıllardır genel başkanlığını yaptığı parti de nihayet görebildiyse ve buna rağmen çarşaf açılımını yaptıysa bence çok büyük bir cenge girdi demektir. Onun için Baykal’a toplumsal bir destek verilmelidir ve CHP’nin “halklılaştırılmasına” bu toplumun katkı sunması gerekir. Baykal’a “çarşaf” hesabı sorabilenler, azcık Antalya, biraz İzmir, Ankara ve belki biraz da  İstanbul’dan çıkabilir ama ülkenin genelinde Baykal’ın böylesi açılımına büyük de destek gelir.

 

Bu ülkede aslında öyle sağ-sol gibi kavramlar da zaten içi boşalmış kavramlar haline geldi ve bunun bir aldatmacadan ibaret olduğu görüldü. Oysa tüm insanlar, zaten hangi siyasi partide olurlarsa olsunlar bir mücadele içindelerse bu  sadece daha iyi bir ülke için ve daha iyi bir gelecek için “insanlığa katkı” mücadelesidir. Bu mücadeleyi de kendi beyinlerinden başlatarak, tüm insanlığın mesut ve bahtiyarlığı için vermektedirler. Kimse, hangi partide de olursa olsun kendi cebini doldurma mücadelesi için siyaset yapmaz. Ha bunu istismar edenler vardır tüm partiler de, yani kendi kesesini doldurmak için ama onlar zaten zamanla partilerinden de ayıklanırlar. Hiç kimse göz göre göre salt kendi cebi ve geleceği için siyaset yapanları görüp de bunlarla aynı yolda yürümez. O tipler, birer kene gibidir ve nerde kan varsa oranın kokusunu iyi bilir ve bulurlar belki ama her zaman papaza pilav yedirtemezler.

 

Önümüzdeki yerel seçimlerin hoşgörünün ön planda olduğu, kimsenin kılık ve kıyafetinden dolayı toplumdan soyutlandığı bir kampanya yerine tüm insanlığı sarıp sarmalayan ve insanlığın her nerede olursa olsun huzur ve barış içinde olmasına katkı sunacak projelerin ön plana çıkarıldığı, sadece kendi ülkemiz için değil tüm ezilen dünya insanlığının refaha kavuşmasına yönelik fikirlerin tartışıldığı medeni atmosferde seyretmesini temenni ediyorum. Kalın sağlıcakla.

 

Not: Bu yazım aynı zaman da www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com

  ve  Trabzon’da yayınlanan Hizmet gazetesi’nde yayınlanmaktadır.

 

 

Eylül 19, 2008

Asker, milletle kaynaşmalıdır

Kategori: Uncategorized — aycicek @ 11:04 am

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Eylül 2008

Dünya’da her şey değişim sürecini yaşıyor. Türkiye’de de yeni Genel Kurmay başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ, tıpkı Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül gibi, göreve gelir gelmez deyim yerindeyse soluğu ülkemizde yıllardır kan kayıplarına yol açan bölgemiz, Güneydoğu Anadolu bölgesi’ndeki illere giderek aldı. Orada vatandaşların büyük coşkusuyla karşılandı ve sivil toplum örgütü temsilcileri ile görüştü, fikir aldı ve o bölge insanının hissiyatına tanıklık etti.

Bu millet, “asker” dendiğinde, dininden sonra en fazla güven duyduğu bu kuruma karşı hiçbir zaman saygıda kusur etmemeye her ferdi ile özen gösterdi, gösterir de ama askerin halkla bütünleşmesi(!) hiçbir zaman gerçek anlamda sağlanamadı. Halk, güven duyduğu bu kurum tarafından adeta dışlandı. Şimdi hemen birileri, “aha da asker düşmanlığı yapıyor” mantığıyla bakabilir olaya ama öyle değil. Asker, bu milletin kendi çocuklarıdır zaten ama hiçbir çocuk, kalkıp kendi yemek yediği, çay içtiği yeri babasından anasından veya kardeşinden soyutlamaz. Ne yazık ki bu ülkede maalesef, sadece askerde değil köy hizmetlerinde bile özel misafir hanelerden tutun lokallere varıncaya kadar hep ayrıcalıklı ve de halka kapalı mekanlar oluşturuldu. Ve halk, bu kurumlarımızdan uzaklaştırıldı. O lokaller, hep girilemez yerler oldu.

Askeriye de de aynı mantalite hakimdi. Askeri gazinolar, garnizonlar içerisindeki kantinleri kastetmiyorum ama parklar da dahil lojmanları ile eğitim kurumlarıyla, araçlarıyla hatta üniformalarıyla halktan uzaklaştı. Halka, hep bir yerlerden mesajlar verilerek halk eğitilmeye, görgü kuralları da dahil her şeyi fiilen değil ama sözle ve yazılı talimatlarla ya camlara veya askerlik şubelerine koydukları afişlerle veya duyurularla yapmaya çalıştılar. Düşünebiliyor musunuz siz, askerlik şubelerine asılan afişlerde, anne ve babaların kılık kıyafetlerinin nasıl olması gerektiği işlendi. Adam, evladını asker edecek, oğluyla askerlik şubesine gidiyor ama onu orada babanın sakalına yasak uygulanan alanların afişleri ile babalara mesajlar veriliyordu daha düne kadar.

Dünya’da profesyonel askerlik gelişmişken bizde hala alaylı askerlik kavramıyla bu milletin çocukları askere alınıyor. Oysa bizim ordumuzun da profesyonel ordu haline gelmesi gerekmez mi? Şimdi, yeni Genel Kurmay Başkanımız Başbuğ’un mesajlarından bunları anlıyoruz. Bugüne değin parklarda bir subayla oturup sıradan vatandaşın sohbet ettiğine tanıklık edeniniz oldu mu? Bir yüzbaşı vardı, güya arkadaş olduk ama sivil elbiselerini giydiği halde halkın rahatlıkla oturduğu her hangi bir çay ocağında veya parkta oturup bir çay içemiyorduk. Asker, bu vatanda kışlasında askerdir ama ya sivil elbiselerini giydiğinde de hala asker mi olmalıdır? Bu, ömrünü askerlik görevine adamış insanların da “insan” haklarından yoksun kalması değil midir? O insanların, insanı duyguları, dostlukları, arkadaşlıkları, ahbaplıkları olmayacak mı? Ya onların çocuklarının? Veya eşlerinin?

Maalesef olmadı işte, askerimizin insan hakları maalesef gözetilmedi. Sadece onlara sanki “askersiniz, asker doğdunuz asker öleceksiniz, sivillerle aynı masada ve aynı mekanda görülmeyeceksiniz” mi dendi veya emredildi ki, askerler ilçelerde sadece kaymakamla, belediye başkanı(!) ile veya tapu sicil müdürü, nüfus müdürü, hakimle, savcı ile selamlaşabildi. Ama sıradan vatandaşla selamlaşamadı. Bu toplum, istediği kadar cahil olsun, okumamış olsun ama hani bir deyim vardır askerde “ali okulu” diye tabir edilir, oradan da mı geçmemiştir ki hep hor görülmüş ve dışlanmıştır.Oysa insanımız gururludur, öyle ayrıcalıklı muameleleri anında fark eder ve bunun gereği olarak da söyleyemezse de buğz eder. Susar belki, hissettirmemeye çalışır ama bunu aklının bir köşesinde hep tutar. Hafızası güçlüdür.

Devlet- millet kaynaşmasından söz edilir durulur ama asker-millet kaynaşmasından söz edilmezdi. Çünkü, askeriyede bırakın sıradan halkı bu ülkede eli kalem tutan ve halkla devlet arasında köprü olan ve iletişimden tutun haber aktarımına kadar her türlü bilgi akışında aracılık eden gazetecilere bile mesafeler konmadı mı? Akredite olunan basın kurumları ve hatta fert fert gazeteciler ayıklanmadı mı? Sanki o akredite olmayan gazeteciler asker düşmanıymış gibi bir hava yaratılmadı mı? Oysa gazeteci, aracıdır sadece, o’nun bir tarafmış gibi olması mümkün değil ki. O da kendisini bu milletin hizmetine vakfetmiştir, üstelik aldığı ücretle zar zor da geçinir ama kellesini milletine hizmete adamıştır. Tıpkı bu ülkenin askeri gibi, savcısı, hakimi, tapu müdürü veya milli eğitim müdürü gibi üstelik onlar kadar da bu devletten değil sadece çalıştığı kurumdan ona takdir edilen ücrete rağmen. Gazetecinin durumu bu iken ona bile yasak konurken milletle askerin kaynaştığından bu ülkede söz etmek mümkün olabilir mi?

Onun için diyorum, askerle milletin kaynaşmasının sırası gelmiştir. Bu milletle askerin kaynaşması sadece şehit cenazelerinde ve cami avlularında kalmasın. Gerçekte rol yapılmadan, profesyonelce halkla elele, iç içe, gönül gönüle olunsun. Sadece şehit babalarının ellerinin öpülmesi, şehit annelerinin feryatlarına saygı duyulması ile değil, kara günde değil iyi günde de bu birliktelik sağlansın. Sanırım yeni komuta kademesiyle artık insani duyarlılık ön plana çıkar ve ülkemizin bekçileri, askerlerimizle insanımız sözde değil özde de kaynaşmış olur. Rol yapılan her yerde o roller biter ve oyunlar sona erer. Rolde değil reelde birlikte olunmasının zamanıdır artık. Bu ülkede eli kalem tutan veya tutamayan hiç kimse, kendi ordusuna düşman olmaz hele az buçuk biraz da dünya görmüşse, Türkiye’nin Dünya’daki konumunu azıcık bellemişse bu mümkün değildir. Kendi kendimize düşman yaratma gayreti içinde olmak yerine birlik ve beraberliği sağlama adına görev ve sorumluklarımızın bilincinde olmak durumundayız diye düşünürüm.

Ülkemizde profesyonel askerliğe geçişin işaretini veren ve Malatya’dan başlayarak, Diyarbakır ve Van’da halkla elele ve omuz omuza veren yeni Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral İlker Başbuğ’a yeni görevinde başarılar dilerken, O’nun sözlerinde ve gözlerinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını görmenin mutluluğu ile, bu ülkenin yarınlarının daha da aydınlık olacağına olan inancımın pekiştiğini ifade etmeyi kendime görev saydım. Sizlerde kalbinizi ferah tutup, şu mübarek günlerde kalbinizle, ordumuzun her zaman muzaffer olmasına dualarınızla katılacağınızı ümid ediyorum. Kalın sağlıcakla.

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com ve www.kuzeyhaber.com da yayınlanmaktadırFoto Galeri

Haziran 27, 2008

Başsavcı yargılanmalı !

M. Kemal AYÇİÇEK- 30 Eylül 2003

 

 

            Yargıtay 6.Dairesi’nce  DEHAP’ın  Üst düzey 4 yöneticisi için verdiği mahkumiyet kararının ardından ülkede bir yıldır görev yapan Parlamento tartışılır hale getirildi. Elbette bu bir yargı sürecidir ve de yargının hükümleri de yerine gelmelidir.

 

Hukukun üstünlüğüne inanıyorsak elbette mahkemelerin (Cüzdanla vicdan arasında kalmamış) verdiği kararları saygıyla karşılamak zorundayız. Aynen yargı kararına uyulması noktasında  hareket edilmelidir. İyide nasıl hareket edilecek?

 

            Olayın bu yargı sürecine gidişine bakmadan sonundaki kararı da doğru okumak mümkün değildir. 3 Kasım 2002 Erken Genel seçimleri öncesinde  Yüksek Seçim Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına “ falanca filanca partilerin seçime girmesinde sakınca var mı”? diye sormuş.  Bu yüce makamdan verilen yanıtta denmiş ki, “elcevep; falanca, filanca partinin seçime katılmasında sakınca yoktur”

            Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da buna istinaden seçim için oy pusulalarını bastırıp ve seçime gidilmiş. Ardından da seçimin hemen öncesinde tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonrada bu kez aynı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, YSK’ ya “ Hayır, filanca parti seçime sokulmamalı” diye itirazda bulunmuş!          

 

            Kim bu  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı? SABİH KANADOĞLU.. YSK’ nun  başta danışıp görüş aldığı başsavcı..ihbarda bulunan kim? yine aynı makam. Sonra bu itirazı YSK reddetmiş ve sayın Yagıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, itirazını mahkeme kanalıyla devam ettirme yoluna gitmiş ve bugün de Yargıtay 6. Dairesi’nin 4 DEHAP  ’lı üst düzey yöneticisinin mahkumiyet kararını vermesine yol açmış.

           

            DEHAP’ın üst düzey yöneticileri ne ile suçlanmış? “resmi evrakta sahtecilik” ten, yanı devlete yanlış ve eksik bilgi ve belge vermekten yargılanıp mahkum olmuşlar. Peki bu partinin ilk sorulduğunda seçime girmesinde mahsur yok diyen, ardından  seçim takvimine girildikten sonra karar değiştirip “yok yok mahsur vardır” diye itiraz eden  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun  suçu yok mu dur? Görevi ihmal  yok mu dur? Ya da görevi su istimal yok mu dur?

 Madem DEHAP ’lılar devleti yanlış ve eksik bilgi ile oyalamış ve yanıltmıştır, o zaman Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih kanadoğlu’da Devlet görevini ciddiyetle takip etmediğinden ve görevini layıkıyla yapmadığından hakkında soruşturma açılıp en az DEHAP ’lı o 4 kişinin çarptırıldığı cezayı almalıdır. Hukuk Devleti’nde hiç kimsenin yaptığı yanına kar kalmamalıdır.

Şimdi koskoca bir ülke, AB kapısında son hazırlıklarının yapılmakta olduğu bir dönemde tüm Dünya  karşısında madara edilme durumunda bırakılmıştır. Dosta düşmana istismara açık gereksiz kozlar verilmiştir. Tüm dünyaya adeta bir totaliter rejimmiş gibi baskıcı bir devlet yapısı kozu verilmiştir.Türkiye’yi böylesine dış ülkeler karşısında zor durumda bırakacak imajı hiç ama hiç kimsenin  reva görme hakkı yoktur bu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olsa bile!

Bazıları alışmış giydirilmiş dokunulmazlık zırhına! O zırhların tamamının kalkması gerekir. Sadece seçilmişleri  adeta güdülebilen birer koyunlarmış gibi görüp, atandıkları makamlarda devletin birer memuru değilmiş, halkın hizmetkarı değilmiş de halkın efendisi rolünü kendilerine mübah kılmışların bu saltanatlarının da sona ermesi gerekir. Yoksa bu giydirilmiş zırhlarıyla halkın hizmetinde olması gerekenler,   sade vatandaşın yanında birer  Saddam Hüseyin olmaktan  kurtulamazlar! Hiç kimse de bu Saddamlara  daha fazala tahammül etmek zorunda kalmamalıdır!

Kanımca Yüksek Seçim Kurulu, yapılacak herhangi bir itirazı reddedecek ve bu ülkede kaosa sebep olmayacak ve zırhlandırılmışların oyunlarını bozacaktır.

Kalın sağlıcakla

Not: Bu yazım aynı zamanda www.karadenizolay.com , www.kuzeyhaber.com ve www.gazetehizmet.com da yayınlanmaktadır.

Foto Galeri

WordPress.com'dan blog alın.